25 Kasım 2014 Salı

Ne Yapmalı?


Bir sırt çantası hazırlamalı, bir sandviç bir su, bir örtü koymalı.  Bir tepeye tırmanmalı.  En tepeye geldiğinde, denizi görmeli, ve dağları biraz da ormanı, elbette gökyüzünü...
Karnını doyurmalı. Sonra etrafına bakmalı.

Başka tepelere bakmalı. Tüm ihtişamlarıyla, yıkılamayacak kadar güçlü ve dik duruşlarına. Ama dağlarla karşılaştırınca ne kadar küçük kaldıklarına, dünya ile karşılaştırınca minicik kaldıklarına ve evrenle karşılaştırınca neredeyse hiç bir şey gibi durmalarına bakmalı. 

Gökyüzüne bakmalı, üçsüz bucaksız gökyüzüne... Sonu yok gibi görünen, insanı içine alıp yok edecek kadar saydam gökyüzüne.  Bulutlara bakmalı, büyük ve güçlü, neredeyse katı. Ama kuvvetli bir rüzgarla nasıl dağıldıklarına bakmalı. Sanki hiç var olmamışlar gibi.

Rüzgarı dinlemeli, yakından dinlersen aslında fısıldadığı duyulur, bağırmadığını. Rüzgarın aslında ne kadar dikkatli ve şefkatli olduğunu görmeli, ama kaldırabileceğinden çok daha güçlü olduğunu fark etmeli.  Uzaklaştıkça azalan sesi sonra duyulmaz olur.  Koca şehirleri yok eden rüzgarın varlığından evrenin haberi bile yoktur.

Toprağa bakmalı.  Ne kadar büyük, uçsuz bucaksız olduğuna.  Tüm dünyayı kaplıyormuş gibi görünüşüne.  Üzerinde hayatı yetiştirebilen ve yok edebilen o gücü görmeli, insanlığın kaderine hükmedebilecek kadar kudretli olduğunu görmeli.  Ama etrafının sularla kaplı olduğunu fark etmeli, ki o sular onu bir anda yutabilir.  Kara suya bir tehdit değil, ve orada ancak su izin verdiği sürece var olabilir.

Suya bakmalı, sakin ve huzurlu, bir anda değişebilir ama, önce sarar seni, oysa yutabilir bir an sonra.  İçinde topraktan, havadan çok daha fazla yaşam barındırır.

Bulutlar aralanır birden, güneş çıkar. Dokunduğu her şeyi ısıtır. Su yavaş yavaş buharlaşır. Su güneşle savaşamaz. Güneş onu buharlaştırır,  isterse dondurur ortadan kaybolarak. Şimdilik yapmayacak, her şeye doğacak, toprağa, suya, bulutlara dünyaya.

Ve güneşe bakmalı, öyle büyük, kudretli inanılmaz, sonsuz bir güç, oysa ki evrende yalnızca bir yıldız tozu...

Evrenin var olmak için güneşe ihtiyacı yok. Gökyüzüne ihtiyacı yok, dünyaya, suya, ağaca ya da sana ihtiyacı yok. Evren sadece var. Senin var olup olmaman umurunda değil. Sen yalnıza küçük bir tozsun, hayatta kalmaya çabalayan bir parça yıldız tozu...

Etrafına bak, ne kadar küçük olduğunu fark et. Evren için hiçsin. Sen yalnızca sensin. Yediğin, okuduğun, yazdığın, öğrendiğin, öğrettiğin, verdiğin, aldığın, sakındığınsın. Ne düşünüyorsan osun. Ve en önemlisi bu. Var olman. Tam burada, tam şu anda.  Bir amacın, sebebin yok. Seni tesadüfen buraya getiren evrimin bir parçasısın ve her şeyin en basit açıklamasısın. 


Ne yapmak istersen, ne zaman istersen, nerede istersen yapabilirsin. Şu an yolda değilsen durmak istediğinden. Kararlarını her an değiştirebilirsin. Bu senin hayatın, senin filmin. Gidebilirsin, kalabilirsin, dönebilirsin, durabilirsin, parlayabilirsin, sönebilirsin...  Seçim yapmana bile gerek yok. Her şeyin sadece senin elinde olduğunu bil yeter.   

Tekrar bak şimdi etrafına.  Parçası olduğunu bilerek bak, Senin olduğunu bilerek bak. Onun olduğunu bilerek bak. Sahip olduğun, ait olduğun şeyin aynı olduğunu bilerek bak. Aldığın nefes senden bir parça... Verdiğin de...

10 Ekim 2014 Cuma

Ben Neyim?



Ben neyim? Bu soruya cevap vermeye cesaret edebilmek bile ömrümün çoğunu aldı.  Kaldı ki soruyu her sorduğumda yeni cevaplar alacağımdan eminim.  Belki artık kayda geçirmenin vakti gelmiştir.  Diyelim ki 1 yıl sonra yeniden sorar yeninden cevaplarım, neler değişmiş görürüm.


Ne olduğumu bulmak için önce ne olmadığımı belirlemeye karar verdim.

Ben işim değilim. Onu sadece geçinmek için yapıyorum.

Ben param değilim. O sadece hayatımı istediğim gibi yaşayabilmem için kullandığım bir araç. Değersiz.  Başkalarının verdiği değeri hak etmeyen.

Ben yalancı değilim.  Yalan söylemenin gereği yok.  Hiç olmadı.

Ben çıkarcı değilim.  Hiçbir şeyin karşılığını anlamam ve beklemem. 

Ben karmaşık değilim.  Aksine minimalim, minimalistim.  Az olsun öz olsun.  Hayat basit olsun. İçinde aşk olsun, gezmek olsun, doymak olsun. 

Ben mülkiyetçi değilim.  Bir toprağa, bir eve, bir köke sahip olmak istemiyorum.  Kalbimi koyduğum yerde gönlüm istediğince gideyim kalayım istiyorum….

Ben sahip olduklarım değilim.  Onlar ödünç.

O zaman ben neyim?

Ben düşünürüm öncelikle.  Her anımı düşünerek geçiririm.  Neden buradayız, bir amacımız var mı? Varsa nasıl buluruz? Nereye gidiyoruz, nasıl geldik, neden başladık, nerede bittik? Bizi ne mutlu eder? Mutluluk nedir? Niye gereklidir? Gibi aklıma gelen yüzlerce soruya cevap bulmaya çalışırım.

Sonra şaşkınım ben.  Burada olduğuma, damarlarımda dolaşan kanın kalbimden pompalandığına, dünyanın yüzeyinden bir anda uzay boşluğuna düşüvermediğime, karşılaştığım insanlarla konuşup anlaşabildiğime, her geçen gün bir gün daha yaşlandığımıza, ölen insanların unutulduğuna, unutulan insanların öldüğüne şaşkınım ben.

Gezginim sonra.  Dünyayı adım adım gezmek, görülecek her noktasını görmek, oralarda yaşamak istiyorum. Gezmediğim her anımı gezmeyi hayal ederek geçiriyorum. Sonraki gezimi düşünerek, planlayarak.

Hayalperestim bir de.  Sorulara cevap vermediğimde, bir gezinin hayalini kurmadığımda, başka bir şeylerin, başka hayatların, başka fırsatların, başka olasılıkların hayalini kuruyorum.  Bir şeyi yapmadan önce o şeyin hayalini kuruyorum. Sonra da başka nasıl olabilirdi onun hayalini kuruyorum. Her şeyin hayalin kuruyorum. En çok da olmayacak şeylerin.

Anlatıcıyım ben.  Sadece paylaşmak için değil, öğretmek için, öğrenmek için, emin olmak için, şüphe duymak için, tanımak için, tanınmak için, bazen de sırf anlatmak için anlatırım.

Yazarım ben.  Şimdi kendim için, sonra başkaları için, sonra gene kendim için yazarım.

Müzisyenim ben.  İcra etmesem de, kalbimden damarlarıma dağılan kanımda hissederim müziği.  Onunla yaşar, ritminde nefes alırım.  Bir şarkı beni oradan oraya sürükleyebilir. Bir başkası gerisin geriye getirebilir.  Her gezimin, her yazımın, her hayalimin, her sorumun, her cevabımın, her insanımın, her olasılığımın bir şarkısı vardır.  Ve son nefesimi bile bir şarkıyla vereceğimi biliyorum…

Aşkım ben.  Varlığımın her zerresinde aşkın heyecanı, saflığı, güzelliği dolanıyor.  Neye baksam ben, ne yapsam ben, nereye gitsem ben aşkı görüyorum.  İnsanın insana, insanın doğaya, doğanın insana, dalın ağaca, çiçeğin dala, ağacın çiçeğe, kökün toprağa, tohumun köke, toprağın tomurcuğa, cümlenin kelimeye, kelimenin boşluğa, boşluğun noktaya, hayalin gerçeğe, gerçeğin hayale, sesin müziğe, müziğin sessizliğe aşkını görüyorum. 

Doğayım ben.  Her ağaçta, her yaprakta, her dalda, her çiçekte, her yağmurda, her bulutta, her yıldırımda, her depremde, her volkanda, her denizde, her nehirde, her okyanusta, her toprakta, her dağda, her taşta, her kumda, her otta, her böcekte, her hayvanda kendimi görüyorum.

Birim ben.  Olanla birim.  Evrenle birim.  Her şeyle birim.

Yıldız tozuyum ben.  Bundan milyarlarca yıl önce dağılan kendimi toplamak için geldim.

Rüyayım ben, gördüğünü bile fark etmediğin.

Masalım ben anlatıldıkça devam eden.

Şarkıyım ben her dinlediğinde değişen.

Sözüm ben, söylenmeden bilinmeyen.

Sırım ben aranmadan bulunmayan….

29 Ağustos 2014 Cuma

Yak Bütün Gemileri, Yolunu Aydınlatsın Alevleri!


Bazen işten döndükten sonra sessizce evime giriyorum.  Çantamı bir kenara bırakıyorum.  Kıyafetlerimi değiştirirken gözüm dolabın üstünde krallar gibi oturan sırt çantama takılıyor.  Etrafa bakıyorum sonra.  Dolaplar, koltuklar, masa, sandalye, eşyalar eşyalar… Üstüme üstüme geliyorlar.  Sahip olmayı hiç istemediğim ama gerekli olduklarını sandığım tonla çöp pislik.  Koltuklarda oturmak zorundayız, masada yemek yemek zorundayız,  televizyonumuz olmalı,  perdeler şart,  onun bunun hediye getirdiği onlarca şey,  halılar durmalı yerde,  ayakkabılık olmalı,  o tonla ıvır zıvırı koyacak dolaplar lazım… 


Kıyafetlerimi balkonda yattığım için kullanmadığım yatağın üstüne atıyorum,  çantamı da kucağımda yemek yediğimden kullanmadığım ıvır zıvırla kaplı masaya, oturacağım bir kalçalık yer, kül tablama, şarap kadehime yeterli bir küçük sehpa yeter.  Televizyonu var diye seyrediyorum.  Halılar rulo halinde bir kenarda.  Bıraksalar ayakkabıları da atacağım, ayakkabılığı da, kıyafetleri de, dolabı da, yatağı da, yorganları da… Bıraksalar her şeyi atacağım balkondan aşağı.


Sırt çantam diyor ki, benden başka neye ihtiyacın var?  Ne sığmaz bana şart olan?  Denedik olmadı mı? Tüm hayatını arkanda bırakıp benimle Nepal’e kadar gitmedin mi?  Başka ne gerekti sana?

Gel gidelim gene.  Sat savur, at kurtul! Al beni çık git.

Ne eşyaların olsun nefret ettiğin ne insanlar olsun dayanamadığın… İşin olmasın ayaklarını sürüye sürüye gittiğin…  Kılık kıyafetin olmasın üstünde eğreti duran, topukların olmasın yürüyemediğin.

Kimseden emir alma.  Kimseden tavsiye alma.  Kimseyi dinleme hatta.

Yanlış biliyorlar.  Hayat malın mülkün değil. İçin. Evin sırtında. Toprağın kalbinde, memleketin doğduğun yer değil, sevdiğin yer.  Yalanlar dolanmasın etrafında.  Başkalarının yalanlarına ortak olma.

Tek başınasın bu hayatta.  Herkes bencil, adi.  Herkes kendi için yaşıyor.  Ne alabilir senden ona bakıyor. 

Bırak arkanda uykusuz geceleri,  yalancıları, aldatanları, seni bildiklerinle değil satın alabildiklerinle yargılayanları, bırak kıyafetine ayakkabına bakanları, bırak seni malı mülküyle etkileyeceğini sananları,  bırak çalanları, bırak alanları, bırak senden geçinenleri, bırak seni unutanları, bırak korkanları, bırak ağzıyla kuş tutanları,  bırak hoşafı yiyip taneleri bırakanları, bırak paralel evrenleri anlamayanları, bırak saçını boyayanları, bırak çakma çantalarıyla hava satanları, bırak okumayanları, bırak senden seni alıp yerine saman koyanları, bırak buradan köye yol olanları, bırak hayvanları anlamayanları, bırak ev alıp yer bulamayanları, bırak sana ağlayanları, bırak durmadan bakanları, bırak seni aramayanları, bırak yumurtadan çıkanları, bırak sevgisiz kalanları, bırak mutsuz olanları, bırak içi kararanları, bırak senden iyi bildiklerini sananları, bırak yalanları, bırak....

Yak bütün gemileri, yolunu aydınlatsın alevleri…

8 Ağustos 2014 Cuma

Fırtına Sonrası Sessizlik



Hep fırtınadan önce mi olur sessizlik? Sonra da olur.  Hele fırtına sonrasının sessizliği daha keskindir, dipsizdir.

Bazı fırtınalar yıkar geçer.  Uzaktan yavaş yavaş yaklaşır bazen. Tepenizde toplanan o kara bulutlar habercidir aynı zamanda.  Farkına varabilirseniz hazırlık yaparsınız.  Kendinizi kopacak fırtınaya, onun dağıtacağı hayata hazırlarsınız.  Tam olarak ne olacağını bilmeseniz de sizi yıkıp geçecek bir şeylerin varlığından haberdarsınızdır.  Zihninizi hazırlarsınız.  Karşı koymaya, savaşmaya, ayakta durmaya hazırlanırsınız.  Kalmaksa kalmaya, gitmekse gitmeye hazırlanırsınız.  Zihninizin içinde toparlanırsınız. Netalarsınız kafayı. Kırılacak dökülecek bir şey bırakmazsınız ortada.  Gök gürlemeye başladığında kaderinizi bekleme vaktidir. Olacaklar aslında sadece sizin elinizdedir.  Gözlerinizi kulaklarınızı tıkayabilir, görmezden gelebilirsiniz.  Bakabilirsiniz, tepki vermeyebilirsiniz.  Ya da bağıra bağıra üstüne yürürsünüz.  Beni yıkamazsın dersiniz. Sonuna dek savaşırsınız. Parçalanırsınız, kırılırsınız, yorulursunuz, yıkılmazsınız.  Ne fırtınalar gördüm dersiniz, senden mi korkacağım?  Ne harabeler toparladım seninle mi savaşamayacağım?   Ne küllerden doğdum ben senden mi yanacağım? Ne varsa elinizde karşı koyarsınız.  Yıkar geçer.  İnandıklarınızı, öğrendiklerinizi, önemsediklerinizi, umursamadıklarınızı yıkar geçer.  Dizlerinizin üstüne çökersiniz.  Gökyüzüne bakarsınız.  Sen misin beni yok etmeye çalışan? Sen misin beni yenmek isteyen? 

Ne olduğunuza olan inancınız ölür ellerinizin arasında.  O güne dek yarattığınızı yaşattığınız siz can verir gözlerinizin önünde.  Acı çekerek, debelenerek.  Hiçbir şey yapmazsınız.  Bırakırsınız ölsün!

Ölsün ki, yeniden doğurasınız onu.  Bildikleriyle, kaybettikleriyle, savaştıklarıyla daha güçlü olarak.  Yavaş yavaş canlanır yeni siz.  Kanatlanır, ayaklanır.  Yalnız.  Umutsuz.  Yargısız.

 Fırtına her zaman kötü değildir.   Çünkü hemen ardından huzurlu bir sessizlik basar ortalığı.  Yıkıntıların arasında hayatınızın kalan parçalarını aramadan önce durun.

Bir viski koyun kendinize.  Gidene bir ağıt yakın, bir şiir yazın.  Gözyaşlarınızı bırakın dökülsünler.  Yasını tutun ölen varlığınızın.  Hava da durulsun.  Rüzgar azalarak uzaklaşsın, tüm çöpleri toplasın gitsin.  Kalsın hava önce.  Sonra kalkın.  Dağıtın ortalığı toplamadan önce.  Kalanları da siz yıkın, parçalayın.

Umudu bırakın dışarıda.  Gerek yok artık.

Bu yeni doğan küllerinizden yeni sizsiniz.

İzin vermek gerek fırtınalara.

Özgür bırakmak gerek.

Savaşmak yenilmemek gerek.

Gidişini de gelişini kutladığımız gibi kutlamak gerek.

Güneş açsın üstünüze.  İçinizi ısıtsın.  Şimdi toplayın kalıntıları. 

Yüreğiniz uçuşsun, varlığınız sevinsin…

5 Ağustos 2014 Salı

Hayal ve Gerçek



Bu yazıyı okumadan önce bilmeniz gereken bir şey var.  Ben hayalle gerçek arasındaki o ince çizgiyi elinde silgi silmeye çalışanlardanım.  Zaten o çizgiyi ben çizmedim.  Siz çizdiniz.  Doğrusu o çizgi sizin hayaliniz.  Benim değil.

Bir şeyi düşünmek ve hayal etmek ile gerçekten yaşamak arasında tam olarak ne fark var?  Onu bana bir anlatabilseniz ben de sizin gerçekliğinizde yaşamayı kabul edebilirim belki, mantıklı gelirse tabii.  Ama bana mantıklı gelmesi için bayağı uğraşmanız gerek sonuçta ben, sayısal loto oynayan birine büyük ikramiye çıkma şansının yüzde elli olduğundan eminim. Ya çıkar ya çıkmaz.  Hal böyle olunca o çizgiyi demirden duvarlarla örseniz gene atlarım üstünden. 

Bir hayal kurayım ben.  Başı sonu görünmeyen, ulu ağaçlardan oluşan, uzağından bile yemyeşil kokan bir orman hayal edeyim.  Daracık, belli belirsiz toprak bir patikayla yolunuzu bulmaya çalıştığınız derin bir orman.  İlk bakışta sonsuz gibi görünen, durup önünde içeriye baktığınızda bütün dünyanın ve hatta bütün evrenin bu ormandan oluştuğunu sanabileceğiniz kadar büyük…

Daha girmeden serinliğiyle sizi içine çekiveren, içeri adımınızı attığınız an dışarıyı tamamen unutturan bir orman.  Arkanızı dönüp baktığınızda, daha ilk adımdan sonra, dışarıyı yutan uzun, kalın ağaçlarla varlığınızı yutuveren koca bir orman bu.  Zaten her şeyi unutmak istiyorsunuz ormanı gördüğünüzde.  Yeşil o kadar koyu ve derin ki neredeyse burun deliklerini yanıyor kokusuyla.  Koyu kahve nemli toprağa her bastığınızda hafifçe gömülüyorsunuz.  Etrafınızı kuş cıvıltıları sarıyor, şehrin kokusu, sesi, rengi kaybolup gidiyor.  Her şeyi dışarıda bırakıyorsunuz. Umudu bile.  Dante’nin cehenneme adım attığı an gibi.  Ama burada siz istiyorsunuz umudu bırakmayı.  Çünkü çok iyi biliyorsunuz ki umut sizi geriye bağlar.  Prangadır umut.  Her şeyin daha güzel olabileceğine dair beslediğimiz umut bizi çok daha güzel bir şeye ulaşmaktan alıkoyar. Biliyorsunuz ve isteyerek umudu, sizi sonsuz ormana sürükleyen patikanın başladığı noktada bırakıyorsunuz. 

Derin bir nefes alıyorsunuz, ıslak biraz, serin, tertemiz.  Kokular birbirine karışıyor ama harika pişmiş bir yemek gibi yine de tek tek ayırabiliyorsunuz hepsini.  Yaprak kokuyor biliyorsunuz.  Toprak kokuyor biliyorsunuz.  Ağaç kokuyor biliyorsunuz.  Çiçek kokuyor biliyorsunuz.  Yağmur kokuyor biliyorsunuz.    

Burnunuzdan hemen sonra kulaklarınıza hitap ediyor orman.  Bir dere akıyor duyuyorsunuz.  Bir sincap geziyor biliyorsunuz.  Kuşların cıvıltısı, kelebeklerin kanat çırpışı, ağaçlarını rüzgarda kıpırdanışı, toprağın nefes alışı kulaklarınızı okşuyor, seviyor, seviyorsunuz.  Bir adım daha atıyorsunuz korkuyla.  Ormandan korkmuyorsunuz.

Arkada bıraktıklarınızdan korkuyorsunuz.  Sizi çekerler mi geriye diye. Ayırırlar mı bu yeşilden kahverengiden diye…

Uzun ağaçların kökleri yerin dibine uzanıyor.  Orada olmaktan mutlular.  O yüzden kıpırdamıyorlar yerlerinden.  Toprağın altından akan yer altı sularından kana kana besleniyorlar.  Engelleri yok.  Dalları göğe uzanıyor.  Güneş ışığında besleniyor kana kana. Engelleri yok.

 Güneş aralarından sızıyor, yüzünüze değiyor, yumuşak, ılık, sevgiyle.  Her esintide derin bir sızı duyuyorsunuz, orman kalbinize değiyor.  Değdiği her noktayı iyileştiriyor, sarıyor.  Kalbiniz yenileniyor, daha güçlü çarpmaya başlıyor.  Kan vücudunuzun her noktasına pompalanıyor.

Yukarı bakıyorsunuz sarı mavi yeşil, aşağı bakıyorsunuz kahverengi yeşil gri.  Bütün kökler serin yosunlarla kaplı.  Sonsuz yosunlarla.  İçlerinde bir dünya var.  Altınızda üstünüzde bir evren var. Sonsuz, derin, yargısız, kuralsız. 

Daha derin bir nefes alıyorsunuz.  Ağaçların sizin için oksijene çevirdiği hava ciğerlerinize doluyor.  Anne yemeği gibi doyuruyor sizi. Takdir beklemiyor, karşılık beklemiyor. Yürümek zorlaşıyor yavaş yavaş.  Yürümek değil durmak istiyorsunuz.  Kök salmak.  Ağaç olmak.  Yosunla kaplanmak.  Dereleri, kuşları duymak istiyorsunuz.  Ellerinizi göğe uzatıyorsunuz, dallar uzanıyor, yapraklar bitiyor. Ayaklarınız derinlere iniyor, kök salıyorsunuz.  Yosun kaplıyor onları.  Kuşlar konuyor dallarınıza, arılar geziyor etrafınızda, gövdenizde sincaplar dolaşıyor.  İncecik güneş ışığı sizi bezliyor, kana kana su içiyorsunuz gizli pınarlardan.    Tekrar nefes almak istediğinizde olmuyor. Nefes almaya ihtiyacınız kalmıyor artık.  Siz güneşten, topraktan, sudan oluyorsunuz.  Yeşilin, kahverenginin, sarının mavinin içinde kaybolup gidiyorsunuz.

Umut yok

Kaygı yok

Zorunluluk yok

Kural yok

Sadece orman var

Orman oluyorsunuz.

Bu gerçek değil de ne?

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Gitsek buralardan bir köye yerleşsek…



Aslında bir yandan dünyayı karış karış gezmek istiyorum ama dürüst olmak lazım yalnız yapılacak iş değil.  Eh bu saatten sonra benim kadar okuyan, düşünen, sorgulayan, araştıran ve hayretler içinde dünya bakan bir yoldaş bulamayacağıma göre iyisi mi bir köye yerleşmeli.

Şöyle ormana yakın küçük bir arazi bulmalı.  Üzerine el emeği göz nuru kerpiçten ottan çöpten bir ev yapmalı.  Mutfağı olmalı bahçeye bakan.  Kuzine olmalı tam ortasında evin. Kocaman pencereleri olmalı.  Bir kedi bir köpek eşlik etmeli hayatına.  2-3 keçi, 4-5 tavuk tabii bir de horoz.  Bahçede domates ekmelisin, salatalık biber artık mevsim ne verirse sana. Taze soğanın olmalı her daim.  Tahta bir çitin olmalı sınırlarını belirleyen.  Ev küçük olmalı uyku için bir küçük oda, salonda bir koltuk ve kütüphane.  Bütün kitapların ortada olmalı, her an elinin altında. Bahçede bir koltuk olmalı, tam ortada, bir de şemsiye.  Tek elektrikli aletin buzdolabı olmalı.  Küçük ama şarabın ve suyun soğuk kalsın diye.  Her şeyi taze yemelisin. Bahçede bir de odun fırını olmalı. Sabah erkenden kalkmalısın, bahçeyi sulayıp ekmek yapmalısın.  Sonra ocakta pişirdiğin kahveni içersin bir sigara eşliğinde.  Ormanda dolaşırsın biraz, belki mantar ve böğürtlen toplarsın.   Gelir yemek için bir şeyler koparırsın bahçeden, yazsa patlıcan kabak, kışsa ne bileyim ıspanak ve karnabahar.  Yemek pişirsin toprak güveçte.  Biraz kitap okursun gölgede.  Sonra uyuklarsın kapılar açık, cereyan yapan yerde.  Köpek yabancıdan kedi yılandan korur.  Uyanır biraz bahçeyle ilgilenirsin.  Yemek yersin, yine kitap okursun. 

Bahçede oturur şarabını yudumlarsın kafanda düşünceler. Geç olmadan uyursun. Temiz orman havası, için rahat.  Patronun olmaz, çalışanın olmaz.  Saatlerini satmazsın. Giyimini umursamazsın. Destek verenin olmaz köstek olanın da.  Saçlarını kendin kesersin boyamazsın, beyazın olmaz.  İnsanlara hesap vermezsin. Kadın ya da erkek olduğun fark etmez.  Tacize, haksızlığa uğramazsın.  Kimseden sorumlu olmazsın kimse de senden.  Aynı terlikle senelerce gezersin bazen terlik de giymezsin. Ellerinde nasırlar olur bahçeyi çapalamaktan umursamazsın.  Sadece okursun, yazarsın, düşünürsün, bahçe çapalarsın, sularsın, toplarsın.  Gece gökyüzüne bakarsın, yıldızlar üstüne düşer aldırmazsın.  Ağlasan duyulmaz, kahkaha atsan yargılanmaz.  Yaşarsın işte.  Toprağa basarsın, ağaca sarılırsın, kimseler aldırmaz.  Nefes alırsın belki, huzur bulursun.  Durursun istediğin kadar, koşmazsın, acelen yoktur sadece senin hayatındır yaşadığın, kimse dikte etmez.  İster sabaha kadar oturursun ister erkenden uyuyakalırsın. Alarm kurmazsın, telefon almazsın, televizyonun olmaz, kredin olmaz, faturaların olmaz.  Canın sıkılınca kitap okursun gene, o da olmadı yazarsın….

Kendi hayatını yaşarsın, kendi hikayeni yazarsın….

Nefes alırsın, gökyüzüne bakarsın her şey senindir, kimseye eyvallah etmezsin.

Doğaya taparsın, Allahın olmaz.

Yolunda yürürsün, pusulan olmaz.

Sadece kendin için yaşarsın…

Gitmek lazım buralardan, boğulmadan, ölmeden, delirmeden….

11 Temmuz 2014 Cuma

Kafa Açma ve Dünyada 38 yıla Övgü

İnsanın ilk 35 yılı tamamen şuursuz geçiyor hayatta.  Bir kere niye burada bulunduğumuzu anlamak için uykusuz geceler geçiriyoruz.  Tabii bunu tamamen cahil bilinçsiz olmayanlar için söylüyorum.  Çünkü bu kadar komplike, bu kadar zıvanadan çıkmış, bu kadar rahatsız,  bu kadar korkunç bir dünyada yaşayıp da ben ne diye buradayım diye sormayan, sorgulamayan bir insan ancak taş kadar aptal, odun kadar cahil olabilir.  Taş bile taş olduğundan şüphelenir ve sorgular yeri geldiğinde.

Benim sözüm geceleri ne yapıyorum ben diye uyuyamayan, etrafında bakıp başkalarının dertlerinden canı yanan, hayalinde yarattığı dünyaya ulaşabilmek için ya fiziksel bir çaba gösteren ya da hayalle gerçeğin arasındaki ince çizgiyi elinde silgiyle silmeye çalışanlara.  Diğerleriyle işim olmaz.

35 yılı neydim, nereden geldim, nereye gidiyorum diye geçirdikten sonra, farkına vardıklarımız, varamadıklarımız, asla farkına varamayacaklarımız, ve farkına varamayacağımızın farkına vardıklarımız getirir bizi bir noktaya koyar.  Ha o noktada bulunmak bazılarımıza sıkıntı verir.  O zaman görmezden gelir normal hayatın gerekliliklerine kendimizi kaptırır gideriz.  Zaten öncesinde kapılmıştır kaptıracak olanların çoğu.  Ev, eş çol çocuk, iş güç yapılması toplumca kabul edilen her şeyi yaparlar.  Ev kredisi, arabanın borçları, çocukların okul masrafları derken artık akşam yatağa yattıklarında sorgulayacak halleri kalmaz.  Zaten beyin denen mekanizma aslında sahibinin lehinde çalışmaya meyillidir.  Size acı veren anıları bastırmaya, görmekten hoşlanmayacağınız durumları gizlemeye, sizi yormadan, üzmeden bu hayatın içinden yürütmeye meyillidir.  Çoğunluk bu durumu zevkle kabul eder. Ama arada bazıları çıkıntılık yapar.  Onlar kabul etmezler yorulmadan, üzülmeden geçip gitmeyi.  İz bırakmak isterler.  Onların kafaları açılmak ister.
Bir kere açılan kafa bir daha kapanmaz.

Zaten kapanmak istemez.  Geriye öğrenme diye bir şey yoktur.

Ben hayalini kurduğum şeyleri yapabileceğimden emin değildim, elimde bir silgi çizgiyi silmeye çalışıyordum.
Ama o kadar zorladım ki, raydan çıktı zihnim.  Bunca yıl sorguladığım her şey anlamsız, yapay ve çirkin göründü gözüme.  Kendimi bir pskiyatristin muayenehanesinde buldum. Elimde bir su şişesi.  Anlattıklarım da anlamsız geldi kulağıma.  Sanki dışarıdan seyrettiğim bir hayatı anlatıyordum.  Sanki benim söyleyecek lafım olmamıştı hiç ve şimdi gelmiş dert yanıyordum, tonla para verdiğim tanımadığım birine.

Seratoninim inhibe edildikten sonra dert yanmayı, sorgulamayı bırakırım sandım.  Alışkanlık olacak olmadı.

Şimdi varlığını yeni öğrendiğim bir hastalıkla, sınırda kişilik bozukluğuyla dost olmaya çabalıyorum.  Bir yanda tüm dengesizliğimi yıkacak bir sebep bulduğuma seviniyorum öte yandan şimdiden sonra dengeyi nasıl sağlayacağımı düşünüyorum.  En iyisi blog yazıp okuma gafletine düşenlerin kafasını şişirmek diye düşündüm.

Zaten seratonin belli bir seviyede sabitlenince ağlama krizleri geçiremiyor insan. Sükunet içinde karşılıyor her durumu.  Sonra ağlayamadığına bin pişman kalıyor.

İşte benim kafamın açılma öyküsü böyle başladı. Sınırda duygularım, kendi belirlediğim gerçekliğin içinde dağılıp kaybolana dek de sürecek gibi görünüyor. Belki bu sınırsızlığı yazmak adına kendime hayırlı bir iş için kullanmayı başarırım.  Böylece ne duygularım hapis kalır zihnimin duvarları arasında, ne de anlamayan kalır okuduktan sonra....



Az Kullanılmış Satılık Ruh

Yanlış beyan var biraz.  Çok da az kullanılmış denilemez. Aslında delik deşik.  Ama tamirata alışık.
Etrafında bir duvar oldu uzun seneler.  Duvar çok yüksek olmadığı için bazı şeyler üstünden aştı ulaştı tabii.  Ama alçak seviyelerden çok yara almadı.  Çaba gerekti, her kesik, her kurşun deliği, her kırık için.  Zor değil bir ruhu yaralamak aslında, bilen bilir.  Silaha, cephaneye gerek yok.  Yanlış bir bakış, biz söz yeter.  Ama doğruya doğru söz konusu ruh korunmaya alınmıştır zamanında.  Ne kadar yırtılabileceği, ne kadar parçalanabileceği, ne kadar kırılıp dökülebileceği alındıktan birkaç yıl sonra değişik çalışmalarla test edildi.  Anlaşıldı ki çok esnek.  Ama zayıf noktalar belirlendikten sonra o kısımlar korunmak üzere baloncuklarla sarıldı, hissizlikle çerçevelendi.  Yalan konusuna hassas olduğu gözlenince, yalanlarda uzak durmasına özen gösterildi.  Hayal kırıklığının açtığı yaralar çok zor tedavi edilince beklenti modülü yok edildi.  Güven denen mekanizmanın nasıl çıkarılıp yok edileceği bir türlü bulunamayınca o konuda yapılacak bir şey olmadığına karar verildi, bu sebeple alınan yaraların tedavi edilerek nasırlaştırılmasına karar verildi. Anlaşılmama riski analiz edildi ve anlaşılamayacak bir yapım olduğu görülünce, bu kaygı yakılarak ortadan kaldırıldı.
Ancak yakılma işleminin belirli aralıklarla tekrarlanması gerekmektedir. Satılırken ömür boyu anlaşılamama kaygısının lazerle yakılmasını sağlayacak kupon da verilecektir.
Beğenilmeme endişesi küçük bir operasyonla temelli alındı.
Anlayacağınız pek de işe yaramaz, beklentisi olmayan, beğenilmek için çaba göstermeyen, anlaşılmaz tuhaf bir ruhu satılığa çıkardım.

Düşününce tekrar alıcı bulma ihtimalini, bedava vermek de mümkün aslında.  Bana pek faydası olmadı, hatta zararı oldu.  Tüm bu geliştirme çabaları yıllarımı aldı.  Ama anladım ki kendimi değiştirmeye çalışmak anlamsız.  Başkalarının değişmesi gerek. En azından etrafımdakileri değiştirmeliyim.  Karar verdim ruhumu almayın da etrafımda onu bir türlü anlamayan insanları vereyim size. Karşılığında her 5 tanesinin yerine 1 adet kafası çalışan, içinde az da olsa sevgi olan, birazcık cesur, ve karşısındakini anlamaya çalışacak kadar bilgili ve öngörülü bir kişi alayım.  

Aslında daha da derin düşününce, belki insanların karşılığında kedi köpek de alabilirim. Onlar daha düşünceli olurlar. Daha anlayışlı davranırlar. 

Evet karar verilmiştir.

Alın bunları buradan yerine kedi köpek verin.
Sen sağ ben selamet. 

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Schopenhauer, Matrix ve Dünyanın Sonu





İkiye bölündük.

Bir kısmımız bu ilüzyonun içinde rahat, huzurlu, cahil, şuursuz yaşamayı tercih etti.

İçindekini dışarıdakine sattı.  Ruhunu da hediye etti.

Bir kısmımız hala olana bitene inanamamakla beraber anladı ki artık son geldi.

Schopenhauer demiş ki, düşünmeyen, aptal insan oyalanmak, ve zaman geçirmek için saçma sapan işlerle uğraşır.   Akıllı insan düşünür en kötü ihtimalle kitap okur.  Hatta Aristo der ki ne acınaklıdır aptalın boş vakti.

Ne var ki şu an boş vakit değil tüm vakitler acınaklıdır insanlık adına.  İş diye yaptığımız şey bizi oyalamaktan öteye gitmiyor aslında.  Büyük bir amaca katkıda bulunmuyoruz.  Tek yaptığımız kendimizi koca bir düzenin önemli ama küçük bir dişlisi olarak görüp ve bu yaptığımızın karşılığını da ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alıp saçma bir masala inanmaya devam etmek.

Uyananlara de deli deriz olur biter.

Matrix’i seyretmeyen kalmamıştır.  O tür aydınlanma filmlerini seyredip eğlenceli bir aksiyon olarak gören çok kişi vardır ama konuyu hatırlarsınız.  En kısa haliyle Zyon’un nihayetinde yok olacağını, bunun bir döngü olduğunu anlatıyordu programcı bizim Neo’ya.  Tüm girişimler aynı sonucu doğuracak.  Zyon yok olacak sonra döngü en başından tekrar başlayacak.

Kendi dünyamıza bakalım ve lütfen tek bir an için ruhani durumları, cennet cehennem gibi vaatleri, elma yılan cennetten kovulma vs gibi masalları kenara atıp bakalım.  Amacımızın denenmek kadar korkunç ve dayanılmaz derecede saçma olma ihtimalini de.

Tek bir an için varolmayı fiziksel, sadece fiziksel bir olgu olarak görelim.

Ama fiziksel olguyu, kısıtlı zihnimizin müsaade ettiğinden birazcık daha geniş bir şey olarak görmeyi deneyelim.

Söyle ki; bir maddeye müdahele edebilecek tek şeyin başka bir madde olduğu yanılgısından kurtulalım.

Düşüncelerimizin, istek ve arzularımızın, korku ve nefretimizin sandığımızdan daha güçlü bir fiziksel yansıması olduğunu düşünelim.

Tüm insanlığın aynı anda aynı şeyi düşündüğünü varsayalım tek bir an için. Ne olurdu aceba?

Olay şu;  düşünen insanlar biliyorlar ki artık bu dünyada uğrunda yaşamaya, savaşmaya değecek bir şey kalmadı.  İnsanlar kötüleşmeye başladılar.  Değişim başladı.  Bizim için uzun, dünya için kısa bir zaman sonra insanlık denen olgu çöküşe geçecek. Bu bir döngü.  Biz başa, yaratılışa, bilimsel aydınlanmaya yaklaştıkça aslında sona yaklaşıyoruz.  En kısa haliyle şöyle açıklayayım; tanrının gözlerinin içine baktığımız gün bittiğimiz gün olacak.  Ister dine inanın, ister bilime, varoluşun kuyruğunu yiyen yılandan ibaret olduğunu kabul etmemiz gerek.  Son başı yok edecek. Ve aslında ne son ne de baş olduğu için bu döngüsel olarak devam edecek.  Tam bu noktada, masallarınızı alıp, bir ormanın kenarına gidebilir, piknik sepetinizden çıkardıklarınızı yayarak, o masalları orman yanıp kül olana dek anlatıp dinleyebilirsiniz.  Çocuklar doğurup onları okula gönderebilirsiniz.  Ev alabilirsiniz. Emekliliğiniz için yatırım yapabilirsiniz.  Emekli olunca yaşayacağınız bir köy evi bile alabilirsiniz.

Yapılan araştırmalara göre, bundan 20 yıl sonra bile global ısınma artık korkunç değişikliklere sebep olacak boyutlara ulaşacak ve hayatlarımızı ciddi anlamda etkileyecek.  Çok uzun olmayan bir süre sonra su için savaşlar çıkacak, suyu elinde tutan ülkeler diğerlerini ele geçirecekler.  Bu arada ahlak, aile müessesi, aşk, inanç, güven vs zaten çöktü çökecek.   Bunlar çöktüğü an domino taşı gibi vicdan da yok olacak.  Etrafa dikkatle bakarsanız zaten dinin, inancın niye bu kadar önemli olduğunu anlarsınız o an, yani vicdanın kayıplara karıştığı an.  Çoğu insanı başkalarını öldürmekten alıkoyan budur çünkü.  Ödül ya da ceza alma fikrinin oluşturduğu yapay vicdan. Gerçek vicdan tanrı ölse gene yok olmaz çünkü.


Eh zaten sonrası kaos.  Hayatta kalmak en önemli olgu haline geldiği an bitmişiz demektir.

Kitapları yakıp ısındığımızda dünyanın sonu gelmiş demektir.


İşte yılanın kuyruğunu yediği yer burası.  İnsanların büyük çoğunluğu, seller, fırtınlar, yangınlar, susuzluk, nefret, ırkçılık gibi yardımcı faktörlerle ölecekler. Tekrar baştan başlayacak her şey.  Hayatta kalan küçük topluluklar, birbirinden uzak köşelerde birbirlerinden farklı kültürleri oluşturacak yeniden.  Hayatta kalmak için toprağa muhtaç olacaklar, toplayıp, üretip, avlanıp yaşama tutunacaklar.  Dünya kendini inanılmaz bir hızla yenileyecek.  Beton yığınlarının içinden yemyeşil kocaman ormanlar çıkacak, tüm yapay pisliği yiyecek, yok edecek ve kendini yeniden yaratacak.   Atmosefere zarar verecek gazların salınımı durduğu an hava şartları da durgunlaşacak.  Bu arada ölen milyonların doğa anaya inanılmaz zengin bir gübre olarak nasıl bir fayda sağlayacağını unutmamak gerek.  Bir kaç nesil sonra, doğaya saygılı, ihtiyacı olanlar dışında üretip tüketmeye meyletmeyen, birbirlerinin haklarına saygılı, garip diyebileceğimiz topluluklar oluşmuş olacak.  Aslında hippi bir toplum kafamdaki.  Para yanmış olacak ve gereksiz olduğuna karar verdiklerinden bir daha asla adını anmayacaklar.  Bankaların tamamı hayvanlar için korunaklı alan şeklinde yavaş yavaş yeniden düzenlenecek.  Teknoloji de dünya tarafından yutulmuş ve sindirilmiş olacak, güneş patlamaları, asit yağmurları  vs sayesinde.  Dolayısıyla internet, akıllı telefon, bilgisayar falan herkesin bildiği ama bir daha istemediği bir kabus olarak unutulup gidecek.  Kütüphaneler dolusu kitap kutarılacak ve herkesin kullanımına açılacak.  Kimse bir şeye sahip olmayacak. Herkes ihtiyacı olanları kullanıp bırakacak. Tarım için birkaç alet edevat gerekli olacak sadece.   

Yemyeşil, heryerinden doğa fışkıran, hayvanların insanlardan çok olduğu, ıslak, serin, mis gibi kokan bir dünya düşünün.  Çoğumuzu yok etmiş, yok oluşuyla varoluşu arasındaki incecik çizgide korkuyla yürümüş ama insanın zulmünü yenmeyi başarmış gururlu bir gezegen.

Şimdi gidin kaybedebileceğiniz çok daha fazla şeye sahip olmak için ruhunuzun birazını daha satın.

Çöplerimiz tutuştuğunda ve her şeyimiz yanıp kül olurken karşısında bir sigara yakacağız ateşe atlamadan önce.  Tüm ilüzyon da yanacak o ateşte. 



Yansın!


18 Mart 2014 Salı

Gregor Samsa



Kafka Dönüşüm’ü okumayan yoktur herhalde. Varsa da; kısaca sabah dev bir hamam böceği olarak uyanan bir adamın gününü anlatır.  Böyle anlatınca saçmalığın daniskası olarak gelebilir kulağa.

Ama Kafka saçmalayacak bir yazar ve düşünür değildir.  Bunu böyle algılayanlar saçmalıyordur.

Bu sabah uyandığımda, gözlerimi açmadan yatağımda dönüp durdum.  Biraz daha uyumak istedim.  En sonunda pes ettim ve gözlerimi açtım.  Etrafını yarım yamalak gören ve yalnızca bir takım eşyaları algılayabilen bu bozuk ve işe yaramaz gözler benim olamazdı.  Pek dişe dokunur bir koku almayan bu uyduruk burun da benim olamazdı.  Ayağa kalkmaya çalıştım.  Bu hareket kabiliyet kısıtlı bacaklara inanamadım.  Sadece boyu kadar uzanabilen kollar da tuhafıma gitti.  Bir şey söylemek için ağzımı açtığımda çıkan ses akıllara zarardı.  Bu kadar rahatsız edici bir sesle insanlarla iletişim kurmaya çalıştığıma inanamadım.  Zaten düşünün, yediklerimizin çoğunu posa olarak atıp yararlı olanları süzemeyen bir sindirim sistemiyle ne kadar sağlıklı olabiliriz ki?  Sonra aklıma beynim geldi.  Komutların çoğunu yanlış anlayan, yapabileceklerinin 10 da birini bile beceremeyen, en ufak sorunda, en ufak karışılıkta, eski bilgisayarlar gibi takılan, hafızasında çoğu bilgiyi birkaç sene bile tutamayan, gördüğü, duyduğu, kokladığı, dokunduğu şeyleri tam anlamıyla algılayamayan işe yaramaz bir beyin.

Ama tüm bu yetersiz organların yanına nispet yapar gibi oturtulmuş sınırsız, uçsuz bucaksız bir hayal gücü.  Hatta hayal gücünün ötesinde, dün yediklerini hatırlamakta zorlanan ama nasıl uçacağını az önce inmiş gibi bilen bir hafıza.  Varolan her şeyle bağlantı kurabilen, varolan her şeyin dalga boyutlarını algılayabilen ama bunu içine hapsolduğu bu korkunç derecede aciz, mide bulandırıcı bedene aktaramayan bir bilinç.

Bir insanı bir yere hapsedip işkence yapmadan acı çektirmek için yapacağınız en mantıklı şey karşısına inanılmaz bir manzara koyup ulaşmasını engellemek olur. 

İçine hapsolduğum bu dayanılmaz bedeni sürükleye sürükleye yapmam gerektiğine programlandığım şeyleri yaptım. Yüzümü yıkadım, saçımı yaptım, dişlerimi fırçaladım, kıyafetlerimi giydim.  Zaten gözüme korkunç görünen bu vücuda bir de saçma sapan çorap, etek, bluz vs geçirince iyice nefret ettim durumdan.   Hele o ayakkabılar. Hali hazırda şekilsiz kullanışsız bu vücudu daha da kullanışsız hale getirmek için üretilmişler sanki.  Sonra malum savaş boyaları var tabii.  Hayır güzel bir surat olsa da boyayınca bir şeye benzese içim yanmayacak.  Zaten yapay, boş ve anlamsız bir görüntüsü var yüzümün.  O saçma renkleri sürünce iyice suni bir hal alıyor.

Böyle sokağa çıkıyorum utanmadan.  Üzerimde eğreti kıyafetler, gereğinden uzun ama amaçları belli olmayan kollarım, 2-3 yer dışında kıvrılmayan hantal bacaklarım, kör gözlerim ve işe yaramaz beynimle. 

İşte bununla her sabah boğuşuyorum ben.  Kafka’da tüm düşünür edebiyatçılar gibi varoluşumuza bir sebep, bir amaç bulmaya çalışıyordu. Ben de varoluşumu amaçlandırmak için düşünüp duruyorum. Ne var ki, yaşadığım hayata bakınca bulmanın imkansızlığını daha da acı bir şekilde görüyorum.

İşe gidiyorum.  Para kazanmam gerek.  Bunun için her türlü ön hazırlıkla geçti hayatım.  Okullar, sınavlar... Parayı ne için kazanıyorum?  Herkes gibi bir evde yaşamam gerek.  Duş alabilmem gerek. Yemek yiyebilmem gerek.  Koltuklara, TV’ye, buzdolabına ihtiyacım var.  Öyle söylediler.  İnsan olmak için tabakların, çanakların, bardakların, kadehlerin, porselen bibloların, vazoların, sehpaların, zigonların, taburelerin, dantel örtülerin olmalı.  Biri evine gelirse zorlanmamalı. Sen de onların tüm bu kurallarına uymalısın tabii.  Dolayısıyla, çalışıp insandan sayılmak için satın alman gereken şeylere, kiralaman gereken şeylere, bozulan sağlığını onarmak için doktorlara, sinirlerini yatıştırsın diye ilaca, içkiye, ve tabii tüm bu çarkın içinde delirmeden devam edebilesin diye arada tatile, gene çalışıp kazandığın tüm parayı harcarsın.

Ve elde var sıfır.

Her sabah yatağından bu tuhaf hamam böceği benzeri vücudu sürükleyerek çıkarmaya, içinden gelenleri yapmamaya, saçma şeylere para harcayıp mutluluk hissetmeye, sosyal çevrene uygun kişilerle dostluk kurmaya, çatal bıçakla yemek yemeye, topuklarla yürümeye alışırsın. Ve giderek kendini tüm bu çarkların arasında kaybedersin.

Okullarınıza ihtiyacım yok benim. Hiç bir bok öğretmiyorsunuz!

Kıyafetlerinizi bir tarafınıza sokun! Hiçbir halta benzemiyor!

O parlak, hızlı giden, deri kaplama iğrenç arabalarınızı hiç sevmedim zaten!  Altınızda paralansın!

Bildikleriniz, sandıklarınız bana uymadı hiç; çoğu yanlış zaten!

Din diye ahlak diye sarıldığınız o hurafeler var ya! Onlar için diyecek laf yok zaten!

Hele o yüzyıllardır, kan kokan mide bulandırıcı paranız var ya!  Onu da tüm kurallarınızla bir çayırın ortasına toplayıp ateşe vermek istiyorum!

Sahip olduğunuz her şeyi yakmak, yok etmek istiyorum.

Kurallarınız, mallarınız, mülkleriniz, rütbeleriniz, kıyafetleriniz, telefonlarınız, yalakalarınız, yalanlarınız olmadan neye benzersiniz görmek istiyorum.

Ben hamamböceğine benziyorum gene...


20 Şubat 2014 Perşembe

Bir Eşitlik mi dedi???

Beyler!
Size iki çift lafım var. 

Bizi kendinizle eşit görüyorsunuz ya, görmeyin.  Hani otobüste görgü kurallarına göre kadınlara yer verilmesi gerekirken siz eşitiz biz kalkmayız diyorsunuz ya, demeyin. Kalkmayın ama kendi kabalığınızdan kalkmayın, eşitlikçiliğinizden değil.


Sanıyorsunuz ya aynı işleri yapıyoruz, aynı yerlerde aynı seviylerde çalışıyoruz, aynı değerde görülüyoruz? Yanlış!

Kadınlar, işte, sokakta ve hayatta, tutunmak için sizin on katınız çaba harcıyorlar. 

Kadın olmak demek, anne olmak değil.
Fedakar olmak değil.
Eş olmak değil.
Koruyucu, birleştirici olmak değil.
Kadın olmak demek kurucu olmak demek.  Aileyi kadın kuruyor. 
Evi, dengeyi, ekonomiyi, saygıyı kadın kuruyor.  Var olan her şeyi kadın kuruyor. 

Ne var ki, kadın iş hayatında aynı seviyede çalıştığı erkeklerden az maaş alıyor, sadece kendinin değil ona güvenen herkesin duygusal yükünü taşıyor, çocukları için daima kendini parçalıyor, çocuğu yoksa olsun diye parçalıyor, çocuk istemiyorsa insanlar onu anlasın diye parçalıyor, hava karardıktan sonra sokakta yürümekten korkuyor, kafayı her şeye yormaktan gelişemeyen fiziksel gücünün eksikliğinden her türlü pisliğe göz yumuyor, kendini çocukları, ailesi için feda edebiliyor, bir hayat boyu istediği hiçbir şeyi yapamadan ölüp gidiyor ve insanlar sanıyorlar ki ona sahip olabilirler. 

Biz işe giderken size güzel görünelim diye sürmüyoruz o rimeli, ruju. 
Onlar savaş boyalarımız bizim. 
Sizin dünyanızda yerimiz bulmak için verdiğimiz savaşın!  Görünmeyelim diye! İçimizden akan şefkati sevgiyi görüp de kullanmayın diye!

Her şeyi sevmeyi biliyoruz, başarıyoruz çünkü biz.  Sizi bile... Karınızı çocuklarından ayırmakla tehdit ettiğiniz zaman, sizi seven bir kadını aldatıp şerefini iki paralıp ettiğiniz zaman, elinizi kaldırdığınız zaman, çocuklarınızı unutup kendi hayatınıza daldığınız zaman, doğumgünümüzü unuttuğunuz zaman, arkadaşlarınızın yanında bizi aşağılayan espriler yaptığınız zaman, pis çoraplarınızı yere attığınız zaman ve daha ne zamanlarda... 
Biz de biliriz sopa sallamayı, kafa göz yarmayı... Hadi biri saldırsın bakalım çocuklarımıza ne yapıyoruz? Anne kuvveti denen bir şey var.  Ama herkesi korumak, kollamak istiyoruz ve yalnız kalmamak istiyoruz. 

Biz eşit değiliz ve gece yolda yalnız yürüyebilene kadar, kısa etekle gezdiğimizde aç kurt bakışlarınızdan kurtulana kadar, zekamızla, becerimizle, yeteneğimizle ve çalışmamızla kabul edilene kadar, beraber çalıştığımız erkekler kadar maaş alana kadar, çocuklar, bulaşıklar, yemek, çöp, çamaşır, ütü sadece bizim işimiz olmaktan çıkana kadar, ve bize tek el dahi kalkmayana kadar da eşit olmayacağız.

Aynı değiliz biz!
Bizim yaptığımız her şey bize kalır, kucağımızda kalır...

18 Şubat 2014 Salı

Uyumsuzum çünkü...

Tanıdığım herkes kendi huzurunu sağlamak için ve baki kılmak için, onu kaçıracak her şeyi görmezden geliyor.

Tanıdığım herkes lafa gelince mangalda kül bırakmıyor da, kendinden fedakarlık yapmaya gelince bir çanağından dahi vazgeçmeyi göze alamıyor.

Tanıdığım herkes varoluşa kafa yoruyor da, niye var olduğunu sorgulamayı akıl edemiyor.

Tanıdığım neredeyse herkes tüm sorumluluğu üzerinden atmak için bir tanrıya, bir dine, bir geleneğe inanmayı seçiyor.

Tanıdığım neredeyse herkes okuduğundan hiç bir halt anlamıyor.

Tanıdığım neredeyse herkes, her şeyi en iyi bildiğini sanıyor.

Tanıdığım neredeyse herkes sahip olduklarını korumak için ölür.

Tanıdığım neredeyse herkes alamadıkları için neredeyse ölür.

Tanıdığım herkes içkiyi kafalarını uyuşturmak, gerçekleri unutmak için bir araç olarak kullanıyor.

Tanıdığım herkes kendini yaptığı işle özdeşleştiriyor.

Tanıdığım neredeyse herkes bir insana sahip olabileceğini sanıyor ve bu uğurda yalan söylüyor.

Tanıdığım neredeyse herkes işinden, hayatında nefret ediyor ama itiraf edemiyor.

Tanıdığım bütün erkekler kadınları bir eşya, bir meta, cinsel bir obje gibi görüyor.

Tanıdığım neredeyse bütün kadınlar bunu normal buluyor.

Tanıdığım neredeyse herkes parayı bir amaç gibi görüyor.

Tanıdığım neredeyse herkes kendisine öğretilenlere yetiniyor.,

Tanıdığım neredeyse herkes cehaleti övüyor.

Tanıdığım neredeyse herkes bilgiyi aşağılıyor.

Tanıdığım neredeyse herkes onlar için yaratılan, onlara yedirilen, sorgulamaya cesaret edemedikleri, değiştirmeyi istemedikleri, mide bulandırıcılığını görmeyi reddettikleri bir gerçekliğin içinde onu ister ve hak eder gibi yaşıyor.

Bu yüzden işte ben uyumsuzum! Reddediyorum uymayı.  Reddediyorum kabullenmeyi.

Ve hatta değiştirmeye niyetliyim.
Hem de fena.
Beğenmeyen dinlemesin kardeşim, söyleyeceklerim var benim....