İnsanın ilk 35 yılı tamamen şuursuz geçiyor hayatta. Bir kere niye burada bulunduğumuzu anlamak için uykusuz geceler geçiriyoruz. Tabii bunu tamamen cahil bilinçsiz olmayanlar için söylüyorum. Çünkü bu kadar komplike, bu kadar zıvanadan çıkmış, bu kadar rahatsız, bu kadar korkunç bir dünyada yaşayıp da ben ne diye buradayım diye sormayan, sorgulamayan bir insan ancak taş kadar aptal, odun kadar cahil olabilir. Taş bile taş olduğundan şüphelenir ve sorgular yeri geldiğinde.
Benim sözüm geceleri ne yapıyorum ben diye uyuyamayan, etrafında bakıp başkalarının dertlerinden canı yanan, hayalinde yarattığı dünyaya ulaşabilmek için ya fiziksel bir çaba gösteren ya da hayalle gerçeğin arasındaki ince çizgiyi elinde silgiyle silmeye çalışanlara. Diğerleriyle işim olmaz.
35 yılı neydim, nereden geldim, nereye gidiyorum diye geçirdikten sonra, farkına vardıklarımız, varamadıklarımız, asla farkına varamayacaklarımız, ve farkına varamayacağımızın farkına vardıklarımız getirir bizi bir noktaya koyar. Ha o noktada bulunmak bazılarımıza sıkıntı verir. O zaman görmezden gelir normal hayatın gerekliliklerine kendimizi kaptırır gideriz. Zaten öncesinde kapılmıştır kaptıracak olanların çoğu. Ev, eş çol çocuk, iş güç yapılması toplumca kabul edilen her şeyi yaparlar. Ev kredisi, arabanın borçları, çocukların okul masrafları derken artık akşam yatağa yattıklarında sorgulayacak halleri kalmaz. Zaten beyin denen mekanizma aslında sahibinin lehinde çalışmaya meyillidir. Size acı veren anıları bastırmaya, görmekten hoşlanmayacağınız durumları gizlemeye, sizi yormadan, üzmeden bu hayatın içinden yürütmeye meyillidir. Çoğunluk bu durumu zevkle kabul eder. Ama arada bazıları çıkıntılık yapar. Onlar kabul etmezler yorulmadan, üzülmeden geçip gitmeyi. İz bırakmak isterler. Onların kafaları açılmak ister.
Bir kere açılan kafa bir daha kapanmaz.
Zaten kapanmak istemez. Geriye öğrenme diye bir şey yoktur.
Ben hayalini kurduğum şeyleri yapabileceğimden emin değildim, elimde bir silgi çizgiyi silmeye çalışıyordum.
Ama o kadar zorladım ki, raydan çıktı zihnim. Bunca yıl sorguladığım her şey anlamsız, yapay ve çirkin göründü gözüme. Kendimi bir pskiyatristin muayenehanesinde buldum. Elimde bir su şişesi. Anlattıklarım da anlamsız geldi kulağıma. Sanki dışarıdan seyrettiğim bir hayatı anlatıyordum. Sanki benim söyleyecek lafım olmamıştı hiç ve şimdi gelmiş dert yanıyordum, tonla para verdiğim tanımadığım birine.
Seratoninim inhibe edildikten sonra dert yanmayı, sorgulamayı bırakırım sandım. Alışkanlık olacak olmadı.
Şimdi varlığını yeni öğrendiğim bir hastalıkla, sınırda kişilik bozukluğuyla dost olmaya çabalıyorum. Bir yanda tüm dengesizliğimi yıkacak bir sebep bulduğuma seviniyorum öte yandan şimdiden sonra dengeyi nasıl sağlayacağımı düşünüyorum. En iyisi blog yazıp okuma gafletine düşenlerin kafasını şişirmek diye düşündüm.
Zaten seratonin belli bir seviyede sabitlenince ağlama krizleri geçiremiyor insan. Sükunet içinde karşılıyor her durumu. Sonra ağlayamadığına bin pişman kalıyor.
İşte benim kafamın açılma öyküsü böyle başladı. Sınırda duygularım, kendi belirlediğim gerçekliğin içinde dağılıp kaybolana dek de sürecek gibi görünüyor. Belki bu sınırsızlığı yazmak adına kendime hayırlı bir iş için kullanmayı başarırım. Böylece ne duygularım hapis kalır zihnimin duvarları arasında, ne de anlamayan kalır okuduktan sonra....
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder