Bu yazıyı okumadan önce bilmeniz gereken bir şey var. Ben hayalle gerçek arasındaki o ince çizgiyi
elinde silgi silmeye çalışanlardanım.
Zaten o çizgiyi ben çizmedim. Siz
çizdiniz. Doğrusu o çizgi sizin
hayaliniz. Benim değil.
Bir şeyi düşünmek ve hayal etmek ile gerçekten yaşamak
arasında tam olarak ne fark var? Onu
bana bir anlatabilseniz ben de sizin gerçekliğinizde yaşamayı kabul edebilirim
belki, mantıklı gelirse tabii. Ama bana
mantıklı gelmesi için bayağı uğraşmanız gerek sonuçta ben, sayısal loto oynayan
birine büyük ikramiye çıkma şansının yüzde elli olduğundan eminim. Ya çıkar ya
çıkmaz. Hal böyle olunca o çizgiyi
demirden duvarlarla örseniz gene atlarım üstünden.
Bir hayal kurayım ben.
Başı sonu görünmeyen, ulu ağaçlardan oluşan, uzağından bile yemyeşil
kokan bir orman hayal edeyim. Daracık,
belli belirsiz toprak bir patikayla yolunuzu bulmaya çalıştığınız derin bir
orman. İlk bakışta sonsuz gibi görünen,
durup önünde içeriye baktığınızda bütün dünyanın ve hatta bütün evrenin bu
ormandan oluştuğunu sanabileceğiniz kadar büyük…
Daha girmeden serinliğiyle sizi içine çekiveren, içeri
adımınızı attığınız an dışarıyı tamamen unutturan bir orman. Arkanızı dönüp baktığınızda, daha ilk adımdan
sonra, dışarıyı yutan uzun, kalın ağaçlarla varlığınızı yutuveren koca bir
orman bu. Zaten her şeyi unutmak
istiyorsunuz ormanı gördüğünüzde. Yeşil
o kadar koyu ve derin ki neredeyse burun deliklerini yanıyor kokusuyla. Koyu kahve nemli toprağa her bastığınızda
hafifçe gömülüyorsunuz. Etrafınızı kuş
cıvıltıları sarıyor, şehrin kokusu, sesi, rengi kaybolup gidiyor. Her şeyi dışarıda bırakıyorsunuz. Umudu
bile. Dante’nin cehenneme adım attığı an
gibi. Ama burada siz istiyorsunuz umudu
bırakmayı. Çünkü çok iyi biliyorsunuz ki
umut sizi geriye bağlar. Prangadır
umut. Her şeyin daha güzel olabileceğine
dair beslediğimiz umut bizi çok daha güzel bir şeye ulaşmaktan alıkoyar.
Biliyorsunuz ve isteyerek umudu, sizi sonsuz ormana sürükleyen patikanın
başladığı noktada bırakıyorsunuz.
Derin bir nefes alıyorsunuz, ıslak biraz, serin,
tertemiz. Kokular birbirine karışıyor
ama harika pişmiş bir yemek gibi yine de tek tek ayırabiliyorsunuz
hepsini. Yaprak kokuyor biliyorsunuz. Toprak kokuyor biliyorsunuz. Ağaç kokuyor biliyorsunuz. Çiçek kokuyor biliyorsunuz. Yağmur kokuyor biliyorsunuz.
Burnunuzdan hemen sonra kulaklarınıza hitap ediyor
orman. Bir dere akıyor
duyuyorsunuz. Bir sincap geziyor
biliyorsunuz. Kuşların cıvıltısı,
kelebeklerin kanat çırpışı, ağaçlarını rüzgarda kıpırdanışı, toprağın nefes
alışı kulaklarınızı okşuyor, seviyor, seviyorsunuz. Bir adım daha atıyorsunuz korkuyla. Ormandan korkmuyorsunuz.
Arkada bıraktıklarınızdan korkuyorsunuz. Sizi çekerler mi geriye diye. Ayırırlar mı bu
yeşilden kahverengiden diye…
Uzun ağaçların kökleri yerin dibine uzanıyor. Orada olmaktan mutlular. O yüzden kıpırdamıyorlar yerlerinden. Toprağın altından akan yer altı sularından
kana kana besleniyorlar. Engelleri
yok. Dalları göğe uzanıyor. Güneş ışığında besleniyor kana kana. Engelleri
yok.
Güneş aralarından
sızıyor, yüzünüze değiyor, yumuşak, ılık, sevgiyle. Her esintide derin bir sızı duyuyorsunuz,
orman kalbinize değiyor. Değdiği her
noktayı iyileştiriyor, sarıyor. Kalbiniz
yenileniyor, daha güçlü çarpmaya başlıyor.
Kan vücudunuzun her noktasına pompalanıyor.
Yukarı bakıyorsunuz sarı mavi yeşil, aşağı bakıyorsunuz
kahverengi yeşil gri. Bütün kökler serin
yosunlarla kaplı. Sonsuz
yosunlarla. İçlerinde bir dünya
var. Altınızda üstünüzde bir evren var.
Sonsuz, derin, yargısız, kuralsız.
Daha derin bir nefes alıyorsunuz. Ağaçların sizin için oksijene çevirdiği hava
ciğerlerinize doluyor. Anne yemeği gibi
doyuruyor sizi. Takdir beklemiyor, karşılık beklemiyor. Yürümek zorlaşıyor
yavaş yavaş. Yürümek değil durmak
istiyorsunuz. Kök salmak. Ağaç olmak.
Yosunla kaplanmak. Dereleri,
kuşları duymak istiyorsunuz. Ellerinizi
göğe uzatıyorsunuz, dallar uzanıyor, yapraklar bitiyor. Ayaklarınız derinlere
iniyor, kök salıyorsunuz. Yosun kaplıyor
onları. Kuşlar konuyor dallarınıza,
arılar geziyor etrafınızda, gövdenizde sincaplar dolaşıyor. İncecik güneş ışığı sizi bezliyor, kana kana
su içiyorsunuz gizli pınarlardan. Tekrar
nefes almak istediğinizde olmuyor. Nefes almaya ihtiyacınız kalmıyor
artık. Siz güneşten, topraktan, sudan
oluyorsunuz. Yeşilin, kahverenginin,
sarının mavinin içinde kaybolup gidiyorsunuz.
Umut yok
Kaygı yok
Zorunluluk yok
Kural yok
Sadece orman var
Orman oluyorsunuz.
Bu gerçek değil de ne?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder