5 Ağustos 2014 Salı

Hayal ve Gerçek



Bu yazıyı okumadan önce bilmeniz gereken bir şey var.  Ben hayalle gerçek arasındaki o ince çizgiyi elinde silgi silmeye çalışanlardanım.  Zaten o çizgiyi ben çizmedim.  Siz çizdiniz.  Doğrusu o çizgi sizin hayaliniz.  Benim değil.

Bir şeyi düşünmek ve hayal etmek ile gerçekten yaşamak arasında tam olarak ne fark var?  Onu bana bir anlatabilseniz ben de sizin gerçekliğinizde yaşamayı kabul edebilirim belki, mantıklı gelirse tabii.  Ama bana mantıklı gelmesi için bayağı uğraşmanız gerek sonuçta ben, sayısal loto oynayan birine büyük ikramiye çıkma şansının yüzde elli olduğundan eminim. Ya çıkar ya çıkmaz.  Hal böyle olunca o çizgiyi demirden duvarlarla örseniz gene atlarım üstünden. 

Bir hayal kurayım ben.  Başı sonu görünmeyen, ulu ağaçlardan oluşan, uzağından bile yemyeşil kokan bir orman hayal edeyim.  Daracık, belli belirsiz toprak bir patikayla yolunuzu bulmaya çalıştığınız derin bir orman.  İlk bakışta sonsuz gibi görünen, durup önünde içeriye baktığınızda bütün dünyanın ve hatta bütün evrenin bu ormandan oluştuğunu sanabileceğiniz kadar büyük…

Daha girmeden serinliğiyle sizi içine çekiveren, içeri adımınızı attığınız an dışarıyı tamamen unutturan bir orman.  Arkanızı dönüp baktığınızda, daha ilk adımdan sonra, dışarıyı yutan uzun, kalın ağaçlarla varlığınızı yutuveren koca bir orman bu.  Zaten her şeyi unutmak istiyorsunuz ormanı gördüğünüzde.  Yeşil o kadar koyu ve derin ki neredeyse burun deliklerini yanıyor kokusuyla.  Koyu kahve nemli toprağa her bastığınızda hafifçe gömülüyorsunuz.  Etrafınızı kuş cıvıltıları sarıyor, şehrin kokusu, sesi, rengi kaybolup gidiyor.  Her şeyi dışarıda bırakıyorsunuz. Umudu bile.  Dante’nin cehenneme adım attığı an gibi.  Ama burada siz istiyorsunuz umudu bırakmayı.  Çünkü çok iyi biliyorsunuz ki umut sizi geriye bağlar.  Prangadır umut.  Her şeyin daha güzel olabileceğine dair beslediğimiz umut bizi çok daha güzel bir şeye ulaşmaktan alıkoyar. Biliyorsunuz ve isteyerek umudu, sizi sonsuz ormana sürükleyen patikanın başladığı noktada bırakıyorsunuz. 

Derin bir nefes alıyorsunuz, ıslak biraz, serin, tertemiz.  Kokular birbirine karışıyor ama harika pişmiş bir yemek gibi yine de tek tek ayırabiliyorsunuz hepsini.  Yaprak kokuyor biliyorsunuz.  Toprak kokuyor biliyorsunuz.  Ağaç kokuyor biliyorsunuz.  Çiçek kokuyor biliyorsunuz.  Yağmur kokuyor biliyorsunuz.    

Burnunuzdan hemen sonra kulaklarınıza hitap ediyor orman.  Bir dere akıyor duyuyorsunuz.  Bir sincap geziyor biliyorsunuz.  Kuşların cıvıltısı, kelebeklerin kanat çırpışı, ağaçlarını rüzgarda kıpırdanışı, toprağın nefes alışı kulaklarınızı okşuyor, seviyor, seviyorsunuz.  Bir adım daha atıyorsunuz korkuyla.  Ormandan korkmuyorsunuz.

Arkada bıraktıklarınızdan korkuyorsunuz.  Sizi çekerler mi geriye diye. Ayırırlar mı bu yeşilden kahverengiden diye…

Uzun ağaçların kökleri yerin dibine uzanıyor.  Orada olmaktan mutlular.  O yüzden kıpırdamıyorlar yerlerinden.  Toprağın altından akan yer altı sularından kana kana besleniyorlar.  Engelleri yok.  Dalları göğe uzanıyor.  Güneş ışığında besleniyor kana kana. Engelleri yok.

 Güneş aralarından sızıyor, yüzünüze değiyor, yumuşak, ılık, sevgiyle.  Her esintide derin bir sızı duyuyorsunuz, orman kalbinize değiyor.  Değdiği her noktayı iyileştiriyor, sarıyor.  Kalbiniz yenileniyor, daha güçlü çarpmaya başlıyor.  Kan vücudunuzun her noktasına pompalanıyor.

Yukarı bakıyorsunuz sarı mavi yeşil, aşağı bakıyorsunuz kahverengi yeşil gri.  Bütün kökler serin yosunlarla kaplı.  Sonsuz yosunlarla.  İçlerinde bir dünya var.  Altınızda üstünüzde bir evren var. Sonsuz, derin, yargısız, kuralsız. 

Daha derin bir nefes alıyorsunuz.  Ağaçların sizin için oksijene çevirdiği hava ciğerlerinize doluyor.  Anne yemeği gibi doyuruyor sizi. Takdir beklemiyor, karşılık beklemiyor. Yürümek zorlaşıyor yavaş yavaş.  Yürümek değil durmak istiyorsunuz.  Kök salmak.  Ağaç olmak.  Yosunla kaplanmak.  Dereleri, kuşları duymak istiyorsunuz.  Ellerinizi göğe uzatıyorsunuz, dallar uzanıyor, yapraklar bitiyor. Ayaklarınız derinlere iniyor, kök salıyorsunuz.  Yosun kaplıyor onları.  Kuşlar konuyor dallarınıza, arılar geziyor etrafınızda, gövdenizde sincaplar dolaşıyor.  İncecik güneş ışığı sizi bezliyor, kana kana su içiyorsunuz gizli pınarlardan.    Tekrar nefes almak istediğinizde olmuyor. Nefes almaya ihtiyacınız kalmıyor artık.  Siz güneşten, topraktan, sudan oluyorsunuz.  Yeşilin, kahverenginin, sarının mavinin içinde kaybolup gidiyorsunuz.

Umut yok

Kaygı yok

Zorunluluk yok

Kural yok

Sadece orman var

Orman oluyorsunuz.

Bu gerçek değil de ne?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder