18 Mart 2014 Salı

Gregor Samsa



Kafka Dönüşüm’ü okumayan yoktur herhalde. Varsa da; kısaca sabah dev bir hamam böceği olarak uyanan bir adamın gününü anlatır.  Böyle anlatınca saçmalığın daniskası olarak gelebilir kulağa.

Ama Kafka saçmalayacak bir yazar ve düşünür değildir.  Bunu böyle algılayanlar saçmalıyordur.

Bu sabah uyandığımda, gözlerimi açmadan yatağımda dönüp durdum.  Biraz daha uyumak istedim.  En sonunda pes ettim ve gözlerimi açtım.  Etrafını yarım yamalak gören ve yalnızca bir takım eşyaları algılayabilen bu bozuk ve işe yaramaz gözler benim olamazdı.  Pek dişe dokunur bir koku almayan bu uyduruk burun da benim olamazdı.  Ayağa kalkmaya çalıştım.  Bu hareket kabiliyet kısıtlı bacaklara inanamadım.  Sadece boyu kadar uzanabilen kollar da tuhafıma gitti.  Bir şey söylemek için ağzımı açtığımda çıkan ses akıllara zarardı.  Bu kadar rahatsız edici bir sesle insanlarla iletişim kurmaya çalıştığıma inanamadım.  Zaten düşünün, yediklerimizin çoğunu posa olarak atıp yararlı olanları süzemeyen bir sindirim sistemiyle ne kadar sağlıklı olabiliriz ki?  Sonra aklıma beynim geldi.  Komutların çoğunu yanlış anlayan, yapabileceklerinin 10 da birini bile beceremeyen, en ufak sorunda, en ufak karışılıkta, eski bilgisayarlar gibi takılan, hafızasında çoğu bilgiyi birkaç sene bile tutamayan, gördüğü, duyduğu, kokladığı, dokunduğu şeyleri tam anlamıyla algılayamayan işe yaramaz bir beyin.

Ama tüm bu yetersiz organların yanına nispet yapar gibi oturtulmuş sınırsız, uçsuz bucaksız bir hayal gücü.  Hatta hayal gücünün ötesinde, dün yediklerini hatırlamakta zorlanan ama nasıl uçacağını az önce inmiş gibi bilen bir hafıza.  Varolan her şeyle bağlantı kurabilen, varolan her şeyin dalga boyutlarını algılayabilen ama bunu içine hapsolduğu bu korkunç derecede aciz, mide bulandırıcı bedene aktaramayan bir bilinç.

Bir insanı bir yere hapsedip işkence yapmadan acı çektirmek için yapacağınız en mantıklı şey karşısına inanılmaz bir manzara koyup ulaşmasını engellemek olur. 

İçine hapsolduğum bu dayanılmaz bedeni sürükleye sürükleye yapmam gerektiğine programlandığım şeyleri yaptım. Yüzümü yıkadım, saçımı yaptım, dişlerimi fırçaladım, kıyafetlerimi giydim.  Zaten gözüme korkunç görünen bu vücuda bir de saçma sapan çorap, etek, bluz vs geçirince iyice nefret ettim durumdan.   Hele o ayakkabılar. Hali hazırda şekilsiz kullanışsız bu vücudu daha da kullanışsız hale getirmek için üretilmişler sanki.  Sonra malum savaş boyaları var tabii.  Hayır güzel bir surat olsa da boyayınca bir şeye benzese içim yanmayacak.  Zaten yapay, boş ve anlamsız bir görüntüsü var yüzümün.  O saçma renkleri sürünce iyice suni bir hal alıyor.

Böyle sokağa çıkıyorum utanmadan.  Üzerimde eğreti kıyafetler, gereğinden uzun ama amaçları belli olmayan kollarım, 2-3 yer dışında kıvrılmayan hantal bacaklarım, kör gözlerim ve işe yaramaz beynimle. 

İşte bununla her sabah boğuşuyorum ben.  Kafka’da tüm düşünür edebiyatçılar gibi varoluşumuza bir sebep, bir amaç bulmaya çalışıyordu. Ben de varoluşumu amaçlandırmak için düşünüp duruyorum. Ne var ki, yaşadığım hayata bakınca bulmanın imkansızlığını daha da acı bir şekilde görüyorum.

İşe gidiyorum.  Para kazanmam gerek.  Bunun için her türlü ön hazırlıkla geçti hayatım.  Okullar, sınavlar... Parayı ne için kazanıyorum?  Herkes gibi bir evde yaşamam gerek.  Duş alabilmem gerek. Yemek yiyebilmem gerek.  Koltuklara, TV’ye, buzdolabına ihtiyacım var.  Öyle söylediler.  İnsan olmak için tabakların, çanakların, bardakların, kadehlerin, porselen bibloların, vazoların, sehpaların, zigonların, taburelerin, dantel örtülerin olmalı.  Biri evine gelirse zorlanmamalı. Sen de onların tüm bu kurallarına uymalısın tabii.  Dolayısıyla, çalışıp insandan sayılmak için satın alman gereken şeylere, kiralaman gereken şeylere, bozulan sağlığını onarmak için doktorlara, sinirlerini yatıştırsın diye ilaca, içkiye, ve tabii tüm bu çarkın içinde delirmeden devam edebilesin diye arada tatile, gene çalışıp kazandığın tüm parayı harcarsın.

Ve elde var sıfır.

Her sabah yatağından bu tuhaf hamam böceği benzeri vücudu sürükleyerek çıkarmaya, içinden gelenleri yapmamaya, saçma şeylere para harcayıp mutluluk hissetmeye, sosyal çevrene uygun kişilerle dostluk kurmaya, çatal bıçakla yemek yemeye, topuklarla yürümeye alışırsın. Ve giderek kendini tüm bu çarkların arasında kaybedersin.

Okullarınıza ihtiyacım yok benim. Hiç bir bok öğretmiyorsunuz!

Kıyafetlerinizi bir tarafınıza sokun! Hiçbir halta benzemiyor!

O parlak, hızlı giden, deri kaplama iğrenç arabalarınızı hiç sevmedim zaten!  Altınızda paralansın!

Bildikleriniz, sandıklarınız bana uymadı hiç; çoğu yanlış zaten!

Din diye ahlak diye sarıldığınız o hurafeler var ya! Onlar için diyecek laf yok zaten!

Hele o yüzyıllardır, kan kokan mide bulandırıcı paranız var ya!  Onu da tüm kurallarınızla bir çayırın ortasına toplayıp ateşe vermek istiyorum!

Sahip olduğunuz her şeyi yakmak, yok etmek istiyorum.

Kurallarınız, mallarınız, mülkleriniz, rütbeleriniz, kıyafetleriniz, telefonlarınız, yalakalarınız, yalanlarınız olmadan neye benzersiniz görmek istiyorum.

Ben hamamböceğine benziyorum gene...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder